"Dünyada sadece tek bir şey kötü yürekli bir insana karşı durabilir. O da başka bir insandır.
Ayıbımızda yatar şerefimiz. Sadece bizim ruhumuz, kötülüğe açık olan ruhumuz, onu yenmeye muktedirdir.

― Ursula K. Le Guin, En Uzak Sahil
shadow

Richelle Mead - Mavi Büyü (Bloodlines #3)

Eylül 23, 2013
Mavi Büyü
Tür: Fantastik
Goodreads Puanı:  4.49
Orijinal Adı: The Indigo Spell
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2013
Çeviri: Beril T. Uğur
Yayınevi: Artemis Yayınları


Sydney Sage bir Simyacı. Büyüyle uğraşarak insanların dünyasıyla vampirlerinki arasında köprü görevi gören, vampirlerin sırlarını ve insanların hayatlarını koruyan bir grubun üyesi.

Sydney derinden sarsıldığı yasak bir anın sonrasında, Simyacı öğretileriyle kalbinin arzuları arasına bir çizgi çekmeye çalışıyor. Sonra nihayet, ele avuca sığmaz ve büyüleyici Marcus Finch'in izini buluyor. Marcus, teşkilatın varlığını reddettiği eski bir Simyacı ve artık hayatını bir kaçak olarak sürdürüyor. Sydney, Marcus'un yardımıyla, hayatı boyunca sadık kaldığı grubun, gerçeği kendisinden gizlediğini fark ediyor.

Altın zambak dövmesinin Sydney'in üzerinde sandığından daha büyük bir etkisi olabilir mi? Sydney yaşadıklarıyla uzlaşmak için çabalarken, bir yandan da, giderek artan büyülü güçleriyle, genç ve güçlü cadıları hedef alan şeytani bir büyü kullanıcısının peşine düşmek zorunda kalıyor. Büyü yapmak şimdiye dek öğrendiği her şeye ters, ama tek umudu bu özelliğini kucaklamak, yoksa sıradaki kurban bizzat kendisi olabilir. Yolunu çizmek Sydney için sandığından da zor. Ama belki mantığının yerine kalbini dinlerse, nereye ait olduğunu bulabilir..

Sydneyi kim bilir kaç defa ayaklarımın altına alıp çiğnemek, bi güzel pataklayıp sonrada üstünden arabayla geçmek, titremekten dişleri eline dökülesiye kadar onu dondurucu soğukta bekletmek, fazlalık olarak gördüğü olmayan yağlarını hatta iliğini kemiğini kurutacak kadar kızgın bir güneşin altına atıp bir deri bir kemik kalana kadar orda tutmak, gibi türlü planlar içerisindeydim. Tabii hiç birini yapamazdım değil mi? En başta Adrian’ı üzmüş olurdum ki onun gram bile üzülmesine dayanamıyorum. Ne zaman tam mutlu olacağını düşünüyor tüm dünyası başına yıkılıyor. Böylesine tatlı böylesine sevimli böylesine aşık bir insanı hayatında kaç defa görebilirsin Sydney ha? Kaç defa? Sorarım sana! Ona eziyet ettiğin her dakika sana lanetler okuyarak geçirdim. Sürüm sürüm süründürür inşallah Adrian’da seni diye dualar ettim ama nerdeeee... O senin kılına zarar gelmesine dayanamazken, sırf sana bir şey olmasın diye kızgın güneşin altında senin büyü çalışmalarını beklerken, Marcus kazara sana yumruk attı diye onun canına okurken, o cadı tekrar tekrar seni büyü yoluyla rüyalarında rahatsız etmesin diye geceleri uykusuz kalıp seni rüyanda ziyaret ederken, işte bize de anca umut etmek düşüyor.

Gerçi kitabın sonlarına doğru biraz olsun azaldı Sydney’e olan sinirim. Çünkü bu sinsi Simyacılar dövmesini yenilerken normalinden biraz farklı bir büyü kullanmışlar. Marcus hepsini anlatıyor Sydney’e. Simyacıların aslında görüldüğü gibi olmadığını arkadan bir sürü işler çevirdiklerini o dövmelerin sadece başkalarına karşı vampirler hakkında konuşmayı engellemek ve biraz daha güçlü olmalarını sağlamak için olmadığını vs... Sonunda dövmesini kırdırıyor da gerçek Sydney’den biraz da olsa görme şansımız oluyor. Zaten daha ilk saatlerde simyacılara direkt olarak karşı geliyor ve emirlerini sorguluyor. Tabi bu arada Marcus pat diye ortaya çıkmıyor, onu bulabilmek için büyü yapıyorlar –Adrian canım benim bu fikirde ondan çıkıyor tabii.- Büyü demişken, Bayan Terwilliger sayesinde Sydney iyice büyünün içine girmeye başlıyor. İleri düzey büyüleri öğreniyor deniyor, tılsımlar yapıyor, hatta bir ara küçük tatlı bir ejderha çağırıyorlar. Çok şirindi o bölüm. Ejderha çağırıldığında ilk kimi görürse ona bağlılık kazanıyormuş. Adrian’da kitap boyunca Sydney’in –imkanı oldukça- dibinden ayrılmadığı için bu şirin şeyin ilk gördüğü kişiler Adrian’la Sydney oluyor haliyle. Bayan Terwilliger’de dönüp demesin mi artık sizi annesi babası biliyor diye. O anki diyalogları çok şekerdi işte. :) Neyse fazla uzatmaya başladım yine.

Konuya dönecek olursak, Sydney’in tüm bu büyüleri öğrenmesinin bir sebebi var. Güçlü bir büyücü genç kalabilmek için, büyü yeteneği olan güzel kızları avlıyor. Radarında tabii ki Sydney’de var. O yüzden tüm bu koruma, savunma ve savaşma büyüleri öğrenmek zorunda. Birde onu bulması ve cadı diğer kızları ele geçirmeden önce o kızları da konu hakkında uyarıp onları koruyacak tılsımlar dağıtmak zorunda. Anlayacağınız, hem simyacıları idare ediyor, hem büyü öğrenmeye çalışıyor, hem okuldaki derslerine girip ödevlerini yapıyor, Jill Angeline ve Eddie’nin sorunları ile uğraşıyor, diğer büyücü kızları bulup onları uyarmaya çalışıyor, o cadıyı arıyor, bu arada Marcus’u da arıyor ve buluyor sonra Marcus’un ondan yapması istediği şeyleri yerine getiriyor vs vs... Kızın uyumaya bile vakti yok nerdeyse her zaman ki gibi. O yüzden diyeceğim kitap hiç durağan değildi. Sürekli bir hareket sürekli bir karmaşa. Bir ara ben okurken yoruldum artık. “Yeter lanet kadın yeter, izin ver de uyusun biraz,” diye söylenmeye başladım yani o derece. Gerçi Sydney’i hepimiz biliyoruz. Zekası sayesinde her şeyin üstesinden gelebildi yine.

Uzattıkça uzatıyorum yine. Farkındayım o yüzden susuyorum artık. Ama ama şunu eklemeden geçemeyeceğim. Adrian yine çok tatlı ve muzırdı, romantikti. İstediğini elde etti ya çok sevindim işte. Bakalım 4. kitapta neler olacak. Adrian’ı sanırım ilk defa mutlu okuma şansımız olacak.Birde bi kaç alıntı hazırladım yine onlarıda yakın zamanda paylaşmayı düşünüyorum. :)

5 puan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BLOG DESIGN BY KRİSTALKİTAP